Manevî Terbiyede 11 Usul - Sohbetdesin.Com Paylaşım Plartformu..
Sohbetdesin.Com Paylaşım Plartformu..

 

Go Back   Sohbetdesin.Com Paylaşım Plartformu.. > > >


Etiketlenen üyelerin listesi


Konu Bilgileri
Kısayollar
Konu Basligi
Manevî Terbiyede 11 Usul
Cevaplar
0
Sonraki Konu
sonraki Konu
Görüntüleyenler
 
Görüntüleme
236
Önceki Konu
önceki Konu

Yeni Konu aç Cevapla
 
Seçenekler Stil
Alt 08-25-18, 18:51   #1
HaNzAde
HaNzAde - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)

Sohbetdesin Forum - Chat ve Sohbet Forum Sitesi.
Üye No: 638
Üyelik tarihi: Jun 2018
Üye Grubu: Üye
Mesajlar: 30
Konular: 29
Şube: Sivas Şubesi
Ruh Hali:  none
Tuttuğu Takım:

Level: 4 [♥ Bé-Yêu ♥♥ Bé-Yêu ♥♥ Bé-Yêu ♥]
Paylaşım: 0 / 80
Güç: 10 / 249
Tecrübe: 22%

Teşekkürler: 7
10 Mesajına 13 Kere Teşekkür Edildi
REP Gücü : 2
REP Puanı : 10
REP Seviyesi : HaNzAde is on a distinguished road
Standart Manevî Terbiyede 11 Usul

Nakşibendî büyükleri manevi terbiye yolunda onbir temel usul belirlemişlerdir ki, her biri Kur’an ve Sünnet edebinden alınmış mühim esaslardır. Bunlar, içinde Nazar ber kadem, Halvet der Encümen, Vukuf-i Kalbî, Sefer Der Vatan, Vukuf-i Zamânî çok önemlidir. Hepsi, sufinin terbiyesini ölçen birer mizan, kalbini ve edebini gösteren birer aynadır. (bk.Reşehat, Tasavvuf ve Terbiye Metodları (Hacegan yay) Kelimat-ı kudsiyye/Semerkand)

ON BİR TEMEL USUL

Abdulhalık Gücdevanî (k.s) ve ondan sonra gelen büyükler, manevi terbiye ve kalbi zikirde tutma usullerini on bir temel prensipte ortaya koymuşlardır. Bu prensipler her Müslüman için hedef ahlaklardır. Bütün hak yolcuları için lazım olan usullerdir. Onlar zikrin meyveleridir, güzel terbiyenin sonuçlarıdır. Zikir ayetlerinin tefsiridir. Hz. Resûlullah (s.a.v) Efendimizin devamlı zikir hâlinin açıklamasıdır. Halk içinde Hak ile olma sünnetinin her devirde yaşanmasıdır. Her an Yüce Allah ile olmanın ispatıdır. (I)

Nakşibendî yolunda sülük eden sâliklerin bu usulleri ezberlemeleri, anlamaları ve ifade ettikleri manalara göre amel etmeleri gerekir. Bilindiği gibi bu yüce tarikat, Maveraünnehir beldelerinde ortaya çıktı ve orada yayılarak şöhret buldu. O beldelerde bulunan halkın büyük çoğunluğu Farsça konuşurlardı. Bu sebepten dolayı söz konusu terimler de Farsça olarak anılır. Kudsî kelimeler on bir kelime olup Hâce Abdülhalik-ı Gucdevânî hazretlerine aittir. Nakşibendî sadatların tarikatını teşkil eden temellerdir. Bu yüce tarikat bu kelimeler üzerine kuruludur. (II)

Vukûf-i Zamanî

Manası, yaşanan her anın farkında olmaktır. Hak yolcusu, her anını kontrol etmelidir. O vakit içinde kendisine gereken en hayırlı amelin ne olduğunu bilmeli ve o ameli yapmalıdır. Vakitlerini bir çeşit zikir ile geçirmeye çalışmalıdır.Nefsinin davranışlarını kontrol etmelidir.Eğer yaptıkları hayırlı ve güzel amelse, buna şükretmelidir.Şükür bir zikirdir.Kötü, çirkin ve haram işlere bulaşmışsa hemen tövbe ve istiğfara sarılmalıdır.İstiğfar da bir zikirdir.Geçmişteki noksanlıklarını gidermek için çalışmalıdır.Ayrıca nefes alıp verirken kalbinin durumuna da bakmalıdır.Nefeslerin zikir ve huzur içinde mi yoksa gaflet içinde mi çıktığına dikkat etmelidir.Arifler buna sahv yani manevi uyanıklık hali derler.

Hak yolcusu kendisinin devamlı Yüce Allah’ın nazarı ve kontrolü altında bulunduğunu düşünmelidir. Her an Yüce Allah’a gittiğini, ölüme yaklaştığını bilmelidir. Gafletten uyanmaya çalışmalıdır.Şayet uyanamıyorsa, bir gün mutlaka uyanacağını bilmelidir. (I)

Bu konuda Muhammed bin Abdullah el-Hânî şunları söylemiştir:

Sâlik her gece ve her gündüz işlediği amellerini birer birer muhasebe etmeli, iyi amelleri kendine müyesser kılan Allah’a şükredip daha iyilerini ziyadesiyle beraber temenni etmeli, çirkinleri için tevbe ve istiğfar edip pişman olarak Allah’a dönmeli, şayed uyanamazsa bir gün muhakkak uyanacağını bilmelidir.

Sâlik yakinen bilmelidir ki Cenab-ı Hak O’nun yanında hâzırdır ve dâima onu görmektedir. Kulluk haddini aşmamalı, kendi kulluğunu bilip günahlara karşı her an uyanık bulunmalı, mabuduna ulaşıncaya kadar bu halini bırakmamalıdır. Bu, sâliki yakîne erdirir. (IV)

Gavs-ı Sâni (kuddise sırruh) bu usul ile alakalı olarak şunları söylemiştir:

“Yaptığımız işlerin muhasebesini yapmalıyız.Kendi nefsimizi kandırmayalım.Allah (c.c) kalpleri biliyor.Onun rızası olmayan işte hayır yoktur.Kalbimizi nefis ve şeytana bırakmayalım.Düşman düşmana’ acımaz.

Kalbin gıdası zikirdir.Günahlar ise, şeytanın gıdasıdır.Kalbini diriltmek ve beslemek isteyen kimse Yüce Allah’ın zikrini çok yapmalıdır. Allah celle celâlühû bir kulunu sevmezse onun ağzına zikrini vermez. Zikir çekmeyen sûfî avamdır.Nakşî listesine sadece zikir çeken sûfîler yazılır.

İnsan zikir çeke çeke öyle bir duruma gelir ki; attığı her adımda Allah aklına gelir, içtiği suda Allah aklına gelir.Her şeyde Allah’ın rızasını aramaya başlar.İşte iman budur.İmanı hakiki zikirde bulursun.Vücut Allah demeye başladı mı artık yatarken, otururken, ayaktayken, konuşurken, her halde Allah’ın razı olup olmadığını düşünürsün. Allah’ı sürekli düşünmek: İşte evliyalık budur.” (II)

Bu usul ile ilgili Reşahhatta geçen Sadatların sözleri şöyledir:

Bahâeddin Nakşibend bu esası şöyle açıklamıştır:

“Sâlikin amelini tam olarak yapabilmesi ve isteklerine ulaşabilmesini sağlayan vukûf-ı zamânî kulun hallerine vâkıf olması, her nefeste halinin şükrü mü yoksa özrü mü gerektirdiğini bilmesidir.”

Mevlânâ Yakub-i Çerhî bu hususta der ki:

“Hâce Bahâeddin Nakşibend, kabz (darlık) halinde istiğfar, bast (genişlik) halinde ise şükrü emretmiştir. O halde bu iki halin gerektirdiği ameli yapmak vukûf-ı zamânîdir. Şah-ı Nakşibend hazretleri yine, sâlikin terbiyesinin vukûf-ı zamânîde saat üzerine bina edildiğini söylemiştir. Bununla da sâlikin halinin düzgün olması için vakitleri koruyup iyi değerlendirmesi gerektiği vurgulanmıştır. Sâlik her nefesinin huzurla mı gafletle mi geçtiğini kontrol etmelidir. Eğer sâlik nefesine sahip ve vâkıf olmazsa bu iki sıfata da vâkıf olamaz.”

Mutasavvıflar vukûf-ı zamânîyi muhasebe yapmak şeklinde tarif etmişlerdir.

Hâce Ubeydullah muhasebe hususunda demiştir ki:

“Her geçen saatimizi kontrol etmeli, gafletle mi yoksa huzurla mı geçirdiğimizin hesabını yapmalıyız. Buna muhasebe denir. Şayet vaktimizi gafletle geçirmişsek, dönüp amel etmeye yeni baştan başlamalıyız.”(III)

Vukûf-i Adedî

Manası, çektiği zikrin farkında olmak, adedi korumaktır. Hak yolcusu zikrin sayısına dikkat etmelidir. Zikri, öğretilen edebe uygun yapmalıdır. Sayıyı korumakla birlikte, asıl olarak kalbin huzuruna dikkat etmelidir. Kalbi zikirde toplamalıdır. Özelikle “La ilahe illallah” zikrini çekerken nefsini ve Yüce Allah’tan başka bütün varlıkları unutmalı, aradan çıkarmalı, zikrin tadına ulaşmaya çalışmalıdır. Zikir esnasında kendini aşarak ilâhî cezbeye ulaşmalıdır. Bu aşk ve cezbe, manevi ilimlerin ilk basamağıdır. (I)

Bu konuda Muhammed bin Abdullah el-Hânî şunları söylemiştir:

Sâlik zikrini yaparken mürşidinin verdiği sayıya riayet etmelidir. Bu, sayıya riayetle beraber, hafî zikrin verilen mikdar yapılmasından ibarettir. Yoksa kendi başına bir sayı değildir. Bu, gönlü vesvese ve tefrikadan korumak içindir.

Büyüklerimizden bazıları demişlerdir ki: Vukûf-i adedî zikirde şart değildir. Burada esas olan kalbin zikredilenle beraber olmasıdır. Huzur halinde bulunmasıdır ki zikrin faydası ve neticesi görülsün. Bu da, nefy yaparken beşerî varlığın yok olması, isbât yaparken de ilâhî cezbe eserlerinin doğmasıdır. Nefy hali, güneş doğarken yıldızların kaybolmasına, isbat hali de gecenin güneş doğarken kaybolmasına benzer. (IV)

Gavs-ı Sâni (kuddise sırruh) bu usul ile alakalı olarak şunları söylemiştir:

“Virdlerinizi sağlam çekin, ara vermeyin. Bir çekip bir çekmemek kalbi tahriş eder. Nasıl ki doktorun verdiği ilacı bir alıp bir almazsanız faydası olmaz, bu da öyledir. Virdini bir gün çekmeyen sûfî, doksan gün geriye gider. Yani üç ay önceki hali ne ise o hale döner. Bir de ne az ne fazla verilen sayıda çekmek lazım. İlacı az alırsanız faydası olmaz, çok alırsanız zararı olur.

Sûfî üç gün zikir çekmese kalbi hasta olur. Beş – on gün, bir, iki, üç ay, dört ay zikir çekmezse kalbi (iyice) hasta olur ve ölür. Zikir kalbin hakkıdır.”

“Zikre gafletsiz ve ara vermeden devam ederseniz bu zikirden kısa zaman sonra zevk alırsınız. Sûfî yetmişbir bin vird çekiyor fakat az geliyor, çünkü zevk alıyor. Hem dünyada hem de ahırette gerçek cenneti yaşayanlar zikir ehli kişilerdir.

Sûfî beş bin zikir çekiyor. Rabbü’l-âlemîn ona elli bin zikir çekmiş gibi ecir veriyor. Elli bin sebep olana ve tövbe verene, elli bin bize, elli bin Seyda’ mıza, elli bin Gavs’ ımıza veriyor. Bu böyle ta Peygamber aleyhissalâtü vesselama kadar gidiyor. (II)

Bu usul ile ilgili Reşahhatta geçen Sadatların sözleri şöyledir:

Bahâeddin Nakşibend hazretleri bunu şu şekilde açıklamıştır:

“Kalp zikrinde sayıya uymaktaki gaye, gönüle dağınık düşüncelerin gelmesini önlemektir.[1] Hâcegân büyüklerinin sözlerinde, filan kimse filana vukûf-ı adedîyi emretti denilir. Bununla adede uyarak kalp zikri yapmak kastedilmiştir. Ancak sadece sayıya uymak tek başına yeterli değildir. Yani asıl maksat, kalp zikridir. Sayıya uymak ise araçtır ve ikinci derecede önemlidir. Zikir yapan kişinin bir nefeste üç, beş, yedi veya yirmi bir…vb. gibi tek rakam üzere zikretmesi gereklidir. Sayı her zaman tek olmalıdır.”

Alâeddin Attâr bu konuda şöyle buyurmuştur:

“Zikirde sayının çok olmasından ziyade, huzur ve vukûf ile yeteri kadar yapmak daha iyidir. Böyle olursa zikrin faydası görülür. Kalp zikrinde âdet yirmi birden fazla olmasına rağmen zikrin eseri ortaya çıkmazsa bu durum amelin eksik yapıldığını gösterir. Zikrin eseri, zikir yapanın nefiy (lâ ilâhe) sırasında beşerî vücudunun yok olması, ispat (illallah) sırasında ise ulûhiyyet cezbeleri tasarrufatından bir esere vâkıf olmasıdır.”

Hâce Bahâeddin Nakşibend’in, “Vukûf-ı adedî, ledün ilminin ilk mertebesidir” sözünden murad, mümkündür ki, yolun başındakilere kıyasla yukarıda zikredilen ulûhiyyet cezbelerinin tasarrufatından doğan eserlerin hakikatinin kavranması olabilir. Nitekim Alâeddin Attâr hazretleri bu konuyu şöyle açıklamıştır: “Bu durum ilk zamanlarda oluşan bir haldir. Hakk’a yakınlaşma ve ledün ilmi o mertebede keşf olunur. Vukûf-ı adedînin ilm-i ledünün ilk mertebesi olması yolun başındakilere göredir. Şöyle ki, zikreden, bütün sayıların birden doğduğuna vâkıf olduğu gibi, kâinattaki sayılabilir nitelikteki tüm mahlûkatın yaratıcısının da vahid-i hakiki (gerçek bir) olduğuna vâkıf olmalıdır.”(III)

Vukûf-i Kalbî

Manası, kalbi zikirde toplamak ve bütünüyle zikrettiği varlığa bağlanmaktır. Hak yolcusu, zikir esnasında Yüce Allah ile tam bir huzur hâlini elde etmeye çalışmalıdır. Öyle ki, kalbinde O’ndan başka hiçbir varlığa bir meyil ve muhabbeti kalmamalıdır. Kalbin içinde dolaşan dünyevî fikirlere mâni olmalıdır. Zikrin sırrına ve şuuruna ulaşmalıdır. Devamlı kalbe ve içindeki sevgiliye yönelmelidir. Şah-ı Nakşibend (k.s), kalbi zikirde toplamayı ve zikrini yaptığı Yüce Zat’a bağlamayı, sayıya dikkat etmekten daha önemli ve gerekli görmüştür. (I)

Bu konuda Muhammed bin Abdullah el-Hânî şunları söylemiştir:

Zâkir zikrederken kalbinin zikredilenden haberi olmasıdır. Zikrederken devamlı murakabe halinde olmalı, bu halini kaybetmemeğe çalışmalıdır. Sâdat-ı kiram hazarâtı vukûf-i kalbînin zikirde şart olduğunu söylerler. Zâkir zikir anında kalbine hâkim ve sâhib olmalı, oraya Allah’dan başka birinin girmesine izin vermemelidir.

Kalb, sol memenin altında bir et parçasıdır. Ona kalb denmesinin sebebi, fikirlerin, düşüncelerin ve niyetlerin değişmesi itibariyle çekip çeviren, değiştiren kuvvetin mahalli olmasıdır. Ona sahib olmak demek onun ne halde bulunduğunu her an gözetmek demektir: Zikirle meşgul mü, değil mi? Kişi kalbini her an kontrol etmeli, kalbinde gaflete açık bir kapı bulundurmamalıdır.

Hazret-i Hâce Muhammed Bahâeddin Nakşbend kuddise sirruh bilhassa vukûf-i kalbî üzerinde durur ve ona dikkat ederlerdi.(IV)

Gavs-ı Sâni (kuddise sırruh) bu usul ile alakalı olarak şunları söylemiştir:

Kalp iki kısımdır: Kalb-i hayvanî ve Kalb-i insani. Kalb-i hayvanî bir et parçasıdır. Bu hayvanlarda da bulunur. Kalb-i insanî ise, o et parçasının içinde bir nurdur. Günahlardan dolayı o nur, Arş-ı A’lâ’da dokuz bin yıllık mesafedeki bir ağaca yapışır. Ancak kalp zikrullahla temizlendikten sonra yerine döner. ”

“Nakşibendîler’in amelleri zikirlerinin gayesi kalp hidayeti içindir. Peygamber sallallâhu aleyhi vesellem: “Vücut ta bir et parçası vardır, o kalptir. Kalp hidayet bulursa bütün vücud hidayet bulur. Kalp ifsad olursa bütün vücut ifsad olur.” [2] buyuruyor. Bu tarikat-ı âliyenin hedefi kalbin hidayetidir.

Allah’tan başka bir şeyi vird esnasında düşünmek gaflettir. Kalp, yerinde durur kafa başka yerde gezerse hiç çekilmemiş gibi olur. Vird esnasında mürşid, Allah’ın yarattığı (dağ, deniz vb.) hiçbir varlık ve hiçbir şahıs düşünülmez. Sadece Allah celle celâlühû düşünülür. Aklımız dağılabilir, olabilir, tekrar aklı kalbe yöneltmeye zorlayacağız. Bu zorlama ne kadar? Fazla değil bir hafta, iki hafta, bilemedin iki ay sonra kalp gafletsiz zikre başlar.” (II)

Bu usul ile ilgili Reşahhatta geçen açıklama ve Sadatların sözleri şöyledir:

İki mânası vardır; birincisi zikredenin Hak Teâlâ’yı devamlı gönlünde tutması, daima uyanık olmasıdır. Bu da yâd dâşt nevinden bir haldir.

Hâce Ubeydullah hazretleri kendi el yazısıyla yazdığı güzel sözlerinden birinde vukûf-i kalbîyi şöyle tarif etmiştir: “Vukûf-ı kalbî gönlün Hak Teâlâ ile her an birlikte olmasıdır. Bu hal tam mânasıyla gönülde Allah’tan (c.c) başka hiçbir şey olmaması durumunda gerçekleşir.”

Vukûf-ı kalbî, Ubeydullah hazretlerine ait bir başka sözde şu şekilde açıklanmıştır:

“Zikir ânında zikrolunanı sürekli hatırda tutmak ve gönülü O’na bağlamak şarttır. İşte bu agahlık haline şühûd, vüsul, vücûd ve vukûf-ı kalbî denir.”

Vukûf-ı kalbînin ikinci mânası zikredenin gönlüne vâkıf olmasıdır. Yani zikreden zikir esnasında sol memenin altında bulunan çam ağacı kozalağı şeklindeki et parçasına yönelmeli, onu devamlı zikirle meşgul etmeli ve zikrin mânasından gafil olmamalıdır.

Hâce Bahâeddin, zikir yaparken nefesin hapsedilmesini ve sayının sınırlanmasını gerekli görmemiştir, ama vukûf-ı kalbîde açıklanan iki mânayı da önemsemiştir. Zira zikirden beklenilen esas gaye vukûf-i kalbîdir.(III)

Nazar Ber Kadem

Manası, gözün ayağın üzerinde olmasıdır. Hak yolcusu, yürürken devamlı önüne bakmalıdır. Hep kendi işi ile meşgul olmalıdır. Gözünü haramdan ve kalbini karıştıracak şeylerden korumalıdır. Kendisini ilgilendirmeyen şeylere takılmamalıdır. Gözünü korumayanın gönlü karışık olur, ciddi olmayan kimseden ciddi işler çıkmaz, denmiştir.

Hak yolcusunun gözünde tek hedefi olmalı, kalbini o hedefte toplamalı ve girdiği yolda bütün gayretini kullanmalıdır. Allah’tan gayri şeylere iltifat etmemelidir. Hedefine koşarak giden bir kimsenin devamlı önüne bakması gerekir. Yoksa ayağı sürçer, yere düşer.

Hak yolcusunun sözü ile işi bir olmalıdır. İçinde bulunduğu hâle uygun konuşmalı ve davranmalıdır. Ehli olmadığı, bilmediği, tatmadığı hallerden ve ilimlerden bahsetmemeli, onu kendisine mal etmemelidir. Hâlini ve haddini bilmelidir.

İmam Rabbani (k.s) der ki: “Nazar ber kadem, hak yolcusunun gözü ayağını ileri geçmez şeklinde anlaşılmamalıdır. Bu anlayış vâkıaya aykırıdır. Bundan anlaşılması gereken şudur: Göz devamlı ileri bakmalı, ayak da onu takip etmelidir. Çünkü yüksek makamlara önce göz dikilir, sonra adım atılır. İnsan gözünü yükseklere dikmeli ki, gayetini ona göre kullansın. Aza kanaat eden az kazanır. Uçamayan yaya yürümek zorunda kalır.”

Hak yolcusu kendinden ileri gidenleri örnek almalıdır. Zayıf ve geride kalanlara bakıp hâline şükretmeli, ayrıca onlara şefkat gösterip yardım etmelidir.

Bir de mümin mütevazi olmalı, kibir ve çalım içinde yürümemelidir. Sünnete uymalı, önüne bakmalı, gereksiz bakışları ile kimseyi rahatsız etmemelidir. (I)

Bu konuda Muhammed bin Abdullah el-Hânî şunları söylemiştir:

Sâlik yolda yürürken ayaklarının ucuna bakarak yürümelidir ki gözü etrafa takılmasın. Çünkü ayaklarının ucuna bakarak yürümezse gözü etrafa takılır, bu ise kalbi perdeler. Kalbdeki perdelerin çoğu birtakım resimler, suretlerdir ki bakmak yoluyla kalbde yerleşir. Bunun için sâlik yolda yürürken gözü şurada burada gezerse zikirden perdelenir. Çünkü mübtedî zâkirin kalbi bir yere takılırsa kalbini meşgul eder, derhal tefrikaya, vesveseye tutulur. Çünkü kalbini muhafaza edecek kadar kuvvet kazanmamıştır. Vesvese ve tefrikaya karşı zayıf bir haldedir. Bu sebeble gafillerin yüzlerine bakmamalıdır.

Sufiyye büyüklerine göre gafillerin yüzüne bakmak büyük zararlara yol açar. Çünkü temizlenmiş kalbler cilalanmış aynalar gibidir. Eğer gafillerin yüzlerine bakılırsa onların katı kalblerinin kasveti, kötü huyları, bozuk fikirleri aynen sâlikin kalbine akseder. Bu ise sâlik için son derece tehlikelidir.

Sâlik, güzellerin yüzlerine de bakmamalıdır. Çünkü fitneye tutulur. Hadis-i şerifde, “Bakmak şeytanın oklarından bir oktur” buyurulmuştur. Kime bu ok isabet ederse Allah yolunda fitneye düşmüş olur. Bu sebeble sâlik bu oktan kurtulmak için gözleri yerde, yani ayaklarının ucuna bakarak yürümelidir.

Nazar-ber-kadem sözü, aynı zamanda himmet yüceliğini anlatır. Şöyle ki: Hak yolunun yolcusu olan kâmil insan Allah’dan başkasına nazar etmez. Çünkü mâsivâdan ilgisini kesme yolundadır. Nasıl sür’atle koşan bir kimse sadece ayaklarına bakarsa sâlik de yarı yoldan dönmemek için zahiren ve bâtrnen Hakk’a yönelmiş olmalıdır.

Ayrıca tevazu ehli olan kimseler ayaklarının ucuna bakarak yürürler. Kibirli cahiller de dimdik ve böbürlenerek yürürler.

Yürüyüşün bu şekli, aynı zamanda Peygamber Efendimizin de yürüyüş şeklidir ki, O, yürürken sağa sola bakmaz, ayaklarının ucuna bakarak ve sanki yokuştan iniyormuş gibi hızlı yürürlerdi. Rasûl-i Ekrem’e tâbi olan sâlik e aynı şekilde yürümelidir. (IV)

Gavs-ı Sâni (kuddise sırruh) bu usul ile alakalı olarak şunları söylemiştir:

“Virdi zor çekme veya çekememenin sebepleri şunlardır: Haram nazar, günahlar, haram yiyecek, zulmetli gıda, gıybet, televizyon, kötü arkadaş, dünyaya meyil, ehl-i dünya ile ünsiyet, ailevî huzursuzluk, gafil birinin bulunduğu yerde oturma, yirmi dört saat dünya ile meşgul olma. Bunlar varsa ne kadar zikir yapsa da istenilen faydayı sağlamaz. Sûfî, gerçekten sûfîlik yapar ama zulmetli birinin çayını içer, yemeğini yer, oturur, konuşur, zulmet ona geçer, karşıdaki biri ona bakar, onun zulmeti de sûfîye geçer. Bu aldığı zulmetten sonra hatme, namaz, zikir zor gelir, zulmet insanın vücudunu kilitler. Hakiki rabıta ve zikirden başka bir şeyle zulmeti atamaz.

Bu Sadatlar Allah’ın dostudur, Onların nazarı dağları yerinden kaldırır. Hz. Rasulullah sallallâhu aleyhi vesellemin hayatını yaşamak için ulu Sadatlar ‘a uymak gerekir. Hz. Peygambere hakkıyla uymanın en güzel yolu da sünnet üzere yaşayan Sadatları takip etmektir. Sadatlar sünnet-i seniyeyi kâl olarak değil hâl olarak yaşarlar ve yayarlar.” (II)

Bu usul ile ilgili Reşahhatta geçen açıklama ve Sadatların sözleri şöyledir:

Sâlik şehirde, kırda, çarşıda, pazarda, velhâsıl her yerde, gidip gelirken, huzurunun dağılmaması ve bakılmaması gereken yere ilişmemesi için bakışını ayağına çevirmelidir. Bir başka deyişle nazar ber-kadem, sâlikin varlık mesafelerini kat etmesi ve kendini beğenme dar geçitlerini aşması sırasında süratli gitmesinden ibarettir. Yani, ayağını gözünün görebildiği en son noktaya basmasıdır. Ebû Muhammed Ruveym hazretlerinin, “Yolcunun uyması gereken kurallardan biri de, onun ilgisinin ayağının ötesine geçmemesidir”sözü bu mânaya da işaret eder.

Mevlânâ Abdurrahman-ı Câmî, Tuhfetü’l-Ahrâr isimli eserinin Hâce Bahâeddin Nakşibend bahsinde bu mânayı şöyle şiirleştirmiştir:

Bir nefes gaflet ile almaz idi, Bir nefes gafletle almazdı

Nazarından kademi kalmaz idi. Bakışı hep ayağındaydı

Kendûden seyrü sefer kıldığı dem, Mânevî yolculuğa çıktığı zaman

Gözi irdüği yire kordı kadem. Ayağını gözünün erdiği yere basardı.(III)

Hûş Der Dem

Manası, her nefes alış verişte uyanık bulunmak, gaflette olmamaktır. Hak yolcusu her nefesini Allah ile huzur ve uyanıklık içinde alıp vermelidir. Bütün vakitlerini bir çeşit ibadet ve taat içinde geçirmelidir. Çünkü Allah’ın zikri ve itaati içinde geçen her nefesle kul Yüce Allah’a bağlanmış olur ve böyle nefesler diridir, canlıdır, tatlıdır, feyizlidir. Gafletle çıkan ve isyanda harcanan bütün nefesler ölüdür, feyizsizdir, nursuzdur, tatsızdır. Gaflet anında insan Rabbiyle kalbinin bağını kesmiş olur.

Şah-ı Nakşibend (k.s) der ki: “Bizim terbiye yolumuz, nefeslere varana kadar her anını uyanık geçirme üzerine kurulmuştur. Uyanık sufi, iki nefes arasını bile zikirle geçirir.”

Arifler der ki: Bu çok zor bir iştir. Ancak peşine düşenler ve zâtî zikre geçenler, onun mümkün olduğunu anlarlar. Çünkü bu hâli bizzat yaşarlar.

Hak yolcusu, elindeki ânı iyi değerlendirmelidir. Geçmiş zamanın derdi ve geleceğin endişesi ile eldeki ânını zayi etmemelidir. İşin en doğrusu, sık sık istiğfar etmelidir. (I)

Bu konuda Muhammed bin Abdullah el-Hânî şunları söylemiştir:

Akıl sahibine gerektir ki alıp verdiği hiçbir nefesde gaflet etmemelidir. Her an Allah ile olmanın şuuruna ancak böyle erebilir. Ancak, nefeslerini gaflet içinde alıp vermekten muhafaza eden bir kimsenin kalbi Aflah ile huzur halinde olabilir. Nefes alıp verirken kalbin Allah ile huzurda olması demek, nefesleri Allah’a itaatle ihya etmek, Allah’a ibadetle onlara hayat kazandırarak Allah’a ulaştırmaktır. Kalb, Allah ile huzurda iken girip çıkan her nefes canlandırılmış ve Allah’a gönderilmiştir. Gafletle alınıp verilen her bir nefes de öldürülmüş ve Allah’a ulaşmamıştır.

Hûş der-dem, yani her nefes uyanık olmak, her nefesine sahib olmak, zakirin zikir esnasında Allah’dan gafil olmaması demektir. Çünkü zikirden maksad zikrettiğinin mânâsını düşünerek zikredilene ulaşmaktır. Mânâsını düşünürse tecellisine mazhar olur. Bu da ancak nefeslerini gafletle alıp vermekten kurtulmakla olur.

Nefesleri gafletten kurtarmak kalbi huzura erdirir. Huzura eren ise Hak Teâlâ hazretlerinin tecelliyatını her an müşahede eder. Onun tecelliyatı ise mahlûkatın nefesleri sayısıncadır. Nefeslerini gafletten kurtaran kimse artık her an Allah ile beraberdir. Her an O’nun tecellilerini görür.

Gafletten kurtulup her nefes uyanık olmak çok zordur.Bunun için her gaflet hali geldiği zaman derhal istiğfar etmek gerekir. İyi ameller İşlemeğe gayret ederek o gafletin bıraktığı izleri temizlemeğe gayret etmelidir.(IV)

Gavs-ı Sâni (kuddise sırruh) bu usul ile alakalı olarak şunları söylemiştir:

“Gerçek sûfî devamlı zikir halindedir.Böylelerine zâkir denilir.Onlar istese de gaflete düşemez.Biz şimdi nasıl gafletsiz zikrinizi çekin diyorsak onlar da tam tersi olur.Onlar isteseler de gaflete düşemezler.Bütün letaifleri çalışır.”

“Gavsımız diyor ki: Kalp bir çocuk gibidir, kalbe ne öğretirsen o da onu söyler. Yeni dillenen çocuğa nasıl mama, baba demeyi öğretiyorsan kalbe de Allah Allah demeyi öğretmen gerekir.Onun ağzının olduğunu düşüneceksin ve Allah dediğini düşüneceksin, Allah demeye zorlayacaksın. Çok değil üç ay, beş ay sonra kalbin Allah demeye başlayacaktır. Gayret etmek lazım.

Ölüm anında kalp ne söylüyorsa dil onu söyler.Sağlığında bir insanın çocuğuna çok muhabbeti varsa kalbi de devamlı çocuğunu söyler ve ölüm anında akıl başta olmadığı için dili onu söyler.Aynı şekilde karısına muhabbeti varsa karısını söyler. Ancak kalp Allah derse, dil de Allah der. Akıl başta olsa şehadet getirir, tekbir getirir ama akıl başta olmayınca kalp ne söylüyorsa dil onu söyler. Bunu da hayattayken yakalamak lazım…” (II)

Bu usul ile ilgili Reşahhatta geçen açıklama ve Sadatların sözleri şöyledir:

Bunun mânası şudur: Nefes sahibi derinden gelen her bir nefes ânında huzur içinde ve uyanık olmalı, gafletin vücudunu sarmasına fırsat vermemelidir.

Mevlânâ Sa‘deddin-i Kâşgarî bunu şöyle tarif etmiştir:

“Hûş der-dem, bir nefesten diğerine geçerken gafletten uzak olmak, nefesi huzur içinde almak ve her nefeste Allah’tan gafil olmayıp O’nu hatırda tutmaktır.”

Hâce Ubeydullah Taşkendî bu konuda der ki:

“Bu yolda nefesi muhafaza etmek ve buna önem vermek önemlidir. Yani her nefesin huzur ve uyanıklık içinde sarfolunması lâzımdır. Eğer bir kimse nefesini korumazsa, ona filan kimse nefesini yitirmiş, yani yolunu kaybetmiş derler.”

Hâce Bahâeddin Nakşibend hazretleri ise bu esası şu şekilde açıklamıştır:

“Bu yolda işin temeli, nefesi korumak üzerine kurulmuştur. Yani bütün gücü nefesi korumaya yöneltmek ve her nefesi huzur içinde almaya hasretmek gerekir. İçinde bulunduğun ânı en iyi şekilde değerlendirmen, seni, geçmişi hatırlamak ve geleceği düşünmekten uzak tutarak nefesi boşa harcamanı önler. Nefes alıp verirken ve ikisi arasında onu koru ki, nefes gafletle aşağıya gidip yukarıya çıkmasın!”

“Şeyh Ebü’l-Cinân Necmeddin-i Kübrâ Fevâtihu’l-Cemâl adlı risâlesinde bu meseleyi şöyle izah eder: Bu zikir canlıların zaruri olarak alıp verdikleri nefesleriyle alâkalıdır. Zira nefes alınıp verilirken, canlı ister onun farkında olsun, isterse olmasın Hak Sübhânehû ve Teâlâ’nın gaybet-i hüviyyetine işaret olan ‘he’ harfini söylemiş olur. Allah isminde bulunan ‘he’ harfi de bunun aynısıdır. ‘Elif lâm’ takısı, tarif (belirlilik) içindir. ‘Lam’ harfinin şeddeli olması tarifte mübalağa içindir, yoksa ism-i zât hakikatte her nefeste tabii olarak çıkan ‘he’ dir. O ism-i şerifin bulunmadığı hiçbir şey hayatta kalamaz. Öyleyse, akıllı tâlip Hak Teâlâ’dan hiçbir zaman gafil olmamalıdır. Bu uyanıklık öyle olmalı ki, zâkirin bu harf-i şerifi telaffuz ederken daima Cenâb-ı Hakk’ın hüviyetini hatırda tutması gerekir. Nefesin giriş ve çıkışında tâlibin vukufiyeti öyle olmalı ki ‘huzur-ı maallah’ keyfiyetinde herhangi bir gevşeme arız olmamalı ve bu mânayı korumada o derece gayret sarfetmeli ki zahmet olmadan bu nisbet gönlünde yer etmelidir. Hatta zorlasa bile bu nisbeti gönlünden çıkaramamalıdır.” (III)

Sefer Der Vatan

Manası, halktan kaçıp Hakk’a gitmektir. Hak yolcusu, devamlı seyir ve sefer halindedir.

O, “Ben Rabbime gidiciyim”[3] ayetiyle anlatılan durumda olmalıdır. Gidilecek yer cennettir, aranacak şey ilahi rızadır.Bunun için hak yolcusu kötü huyları terk edip iyi huylarla süslenmelidir.Haramı bırakıp helale koşmalıdır.İsyandan takvaya kaçmalıdır.Bu sefer kalp ile yapılır.Bu yol gönül ile katedilir.Kalp uyanmadan önünü göremez, terbiye görmeden Rabbini tanıyamaz, manevi kirlerden temizlenmeden hakkı müşahede edemez.

Bunun için hakka gitmek isteyen kimse, önce güvenilir bir rehber bulmalıdır.İlk sefer mürşide olmalıdır.Sonra onun terbiye ve nezaretinde kalbin manevi seyri gerçekleştirilmelidir.Mürşid elindeki seyr u sülük ile kalp aynası temizlenir.İlahi sevgi ve feyiz ile kalp kuvvetlenir.Nefsin sıfatları değişir.Böylece insan gösterişten ihlasa, gafletten zikre, zulümden adalete, isyandan itaate adım atar.Buna gerçek hicret denir.Kısaca Yüce Allah’a gitmektir.Tasavvufun hedefi, bu hicreti gerçekleştirmektir.

Bir de Hak yolcusu bir hâlde çakılıp kalmamalıdır.Devamlı hayırlarda yol almalı, güzel ahlakta ilerlemeli, manen terakki etmelidir.Hak yolunda seyir devamlıdır, durmak, usanmak ve oturmak yoktur. (I)

Bu konuda Muhammed bin Abdullah el-Hânî şunları söylemiştir:

Halk arasında, sefer denilince bir beldeden bir beldeye gitmek anlaşılır. Vatan, insanın ikamet ettiği ev yahud memlekettir. Bu terim, sâlikin seferinin aralıklardan kurtulup Hakk’a gitmek demek olduğunu ifade eder. Hazret-i İbrahim Halîlullah demiştir ki: ” Ben rabbıma gidiyorum” [4]

Sâlik, İçinde bulunduğu manevî hâli kâfî görmeyip daha güzel, daha hızla iyi amellerle dolu bir hâle sefer etmelidir.Yahud bir makamdan bir yüksek makama yükselmeğe gayret etmelidir.

Ebû Osman el-Mağribî Hazretleri buyurmuşlardır ki: “Sâlik, hevâ ve hevesini terkedip Allah’a ibadet ve tâata dönmelidir. “Sefer der-vatan” sözünden murad, bir memleketten bir memlekete yolculuk etmek değil, insanın kendi iç aleminde Allah’a dönüş yapmasıdır. Sâlikler, bir kâmil mürşidi buldukları zaman onun her emrini yerine getirmek için zahirî yolculukları bırakır ve onun kapısına bağlanırlar.Bâtınî yolculuklarına başlarlar.Bunlara da ancak bundan sonra mürid denilebilir.”

Şeyh Hakim Tirmizî hazretleri, sâliki zahiri yolculuktan men’ eder ve buyururdu ki: “Bütün hayır ve bereketlerin anahtarları mürid olduğun yerde sabretmendedir. Mürid denilecek hale gelinceye kadar o kapıda sabredeceksin. Sen o hale gelince bereket zahir olur. Artık sen Allah’a doğru sefer etmeğe başlamışsın demektir.Zahirde sefer etmişsin veya etmemişsin fark etmez.”

Sonra unutulmamalıdır ki, meşâyıh-ı kiram hazarâtı sâlikleri zahirî seferden menetmişlerdir.Çünkü meşakkati çoktur.Mihnetlidir. Yolculuk halinde Allah’ın rızâsına muhalif iş tutma ihtimali çoktur. Sefer, farzları ve sünnetleri terketmeğe her zaman müsaittir. Bu ise sâliklerin kalblerini tefrika ve vesvese ile harab eder. Kemale eren mürşidler ise bu meşakkatlerin tesiri altında kalmayıp Allah’dan gafil bulunmayacakları için yolculuk yapabilirler, Aksine bu yolculukları onların daha fazla terakki etmelerine sebeb olur.Dereceleri yükselir. Hem yolculuğun mihnet ve meşakketlerine tahammül ederler, hem de gittikleri yerlerde irşadda bulunurlar. Salih selefimiz, gönüllerinin, bir yeri vatan edinmeye meyledip insanlarla ülfetleri ilerlediği zaman, kendilerine onlardan gelen adetleri bırakıp rahatlarını terketmek, onların aşırı ülfetlerinden kurtulmak İçin yolculuk ederler ki, kendileri için mâsivâdan sıyrılma hali tahakkuk edip yüksek makamlara ulaşsınlar.(IV)

Gavs-ı Sâni (kuddise sırruh) bu usul ile alakalı olarak şunları söylemiştir:

“Bu zamanda insanlara yapılabilecek en büyük iyilik, tövbeyi tarif etmek ve bir mürşid-i kâmile yönlendirmektir.Sâdât-ı kiramın nazarı kaplumbağa nazarı gibidir. Kaplumbağa yumurtasını yapar, biraz geri çekilir, yumurtaya bir müddet nazar eder. Sonra onu kuma veya toprağa gömüp gider.Onun bu bakışı yumurtayı olgunlaştırmaya yeter ve belli müddet sonra yavru meydana gelir.Sâdât-ı kiramın nazarı da kalbi olgunlaştırır.Allah dostlarının nazarı ilâhî bir nurdur.Bu nur kalbin ilacı olur.

Allah Teâlâ hadis-i kudsîde buyuruyor ki: ‘Kulum bana bir adım gelirse ben ona on adım gelirim’ [5]İşte Sâdâtlar da böyledir.

Vird ile latifeler arş-ı âlâdaki (asıl vatanlarına) makamlarına çıkarlar.Nefis yalnız kalır.Hizmetçisiz kalan padişah gibi olur. (O da diğerlerinin peşine takılıp arşa çıkar.) Burada Rabbü’l-âlemîn onların sıfatlarını değiştirir.Nefis müslüman olur.Artık her şeyi Allah rızası için ve isteyerek yapmaya başlar.Böylece şeklî insandan hakiki insana, taklidi imandan hakiki imana geçiş olur. (II)

Bu usul ile ilgili Reşahhatta geçen açıklama ve Sadatların sözleri şöyledir:

Sâlikin kötü ahlâktan ve doğuştan gelen beşerî sıfatlardan uzaklaşması, yani beşerî sıfatlardan melekî sıfatlara, kötü sıfatlardan güzel sıfatlara intikal etmesidir.

Mevlânâ Sa‘deddin-i Kâşgarî bu konuda şöyle buyurmuştur:

“Pis kişi kötü sıfatlardan uzaklaşmadıkça nereye giderse gitsin pislikten kurtulamaz.”

Tarikat şeyhlerinin halleri sefer ve ikameti tercih etme hususunda farklı farklıdır. Bazı şeyhler başlangıçta seferi, sonda ise hazarı uygun görmüşlerdir. Bazıları da başlangıçta ikameti, sonda seferi tercih etmişlerdir. Yine bir kısım meşayih başta ve sonda ikameti uygun kabul etmişlerdir. Bir başka grup ise her ikisinde de sefer ve hareketi benimsemişlerdir.

Bahsi geçen dört grubun hepsinin sefer ve ikamet hakkındaki hedefleri doğru, niyetleri de samimidir. Bu mesele Avârif Tercümesi’inde şöyle açıklanmaktadır: “Sefer ve ikamet seçiminde Hâcegân büyüklerinin usulü şudur: Öncelikle onlar başlangıçta bir Allah dostunun hizmetine girmek için sefer ederler. Bu gerçekleştikten sonra o büyük zatın himayesinde ikamet ederler. Eğer bulundukları yerde bir Allah dostu varsa seferi terkedip onun hizmetinde gafletten uzaklaşıp uyanık olma melekesini öğrenir ve ilâhî irfanı tamamlamaya güzelce ve özenerek çaba sarfederler. Bu melekeyi kazandıktan sonra ikamet ve seferi birlikte götürürler.”

Ubeydullah Taşkendî hazretlerinin düşüncesi ise şu şekildedir:

“Mübtedî (yolun başındaki) için sefer, perişanlıktan başka bir şey değildir. Bu nedenle tâlip bir azizin sohbetine eriştiğinde ikamet etmeli, mürşidinin yanında temkin sıfatını elde etmeli ve Hâcegân nisbeti melekesini kazanmaya çalışmalıdır. Daha sonra ne tarafa giderse gitsin; onun için bir engel yoktur.”

Âdem ne sefâdır ki dehensiz ola handan, Ne hoştur ağızsız gülmek

Bî-vâsıta-i çeşm cihânı îde seyrân. Gözsüz cihanı seyretmek

Bir yerde otur, seyrü sefer kıl ki ne hoştur, Ne hoştur oturduğun yerde yolculuk etmek

Bî-minnet-i pâ-geşt îdesin âlemi her ân. Ayağına minnet etmeden gezmek

Sûretin âyinesi azm-i seferden dûrdur, Ayna gitmez sûretin yanına

Kim ânı sûret-pezîr îden safâ vü nûrdur. Sûreti yansıtan üzerindeki cila.

Abdurrahman-ı Câmî Eşî‘atü’l-Lemaât isimli eserinde yukarıdaki beyti şöyle açıklar:

“Sûret aynası cilalanmış cisimden ibarettir. Bakanın sûretinin onda yansıması için aynanın sûretin bulunduğu tarafa gitmesine ihtiyacı yoktur. Çünkü, aynanın sûreti yansıtması kendi yüzünün temiz ve parlak olmasındandır. Sûretin yanına gitmeksizin karşısında duran her şey kendisinde belirir, karşısında duran nesnenin sûreti onda yansır.

İşte bunun gibi gönlün mânevî aynası dünyanın pisliklerinden kurtulup, nur ve safayı bulur ve nefsânî arzuların kirlerinden temizlenip zat ve sıfat tecelliyatına mazhar olursa seyrü sülûk ihtiyacı ortadan kalkar. Bu durumda yaratılıştan gelen istek ve arzuların pisliğiyle sonsuz hakikat deryasında bir bozulma olmaz. Çünkü onun seyrü sülûkü gönül yüzünün cilalanması ve temizlenip parlatılmasından ibarettir. Bu sefâya erişen sâlikin seyrü sülûke ihtiyacı olmaz.” (III)

Halvet Der Encümen

Manası, halkın arasında iken Cenab-ı Hakk ile beraber olmaktır. Buna zâhiri halk, bâtını hak ile olmak denir. Hak yolcusunun kalbi ilâhî zikrin tadıyla dopdolu olmalı ve her şeyi zikre vesile etmelidir. Varlıklar kalbe perde yapılmamalı, her şey değerine göre yerine konulmalıdır. Kalp Yüce Rabbini tanıdıktan ve O’nun tecellilerini müşahede ettikten sonra başka hiçbir varlık ile perdelenmez, oyalanmaz, aldanmaz, huzur bulmaz. Zikirle uyanmış ve ilahi nurla cilalanmış bir kalp nereye baksa, kiminle karşılaşsa Yüce Allah’a zikreder. Kalbin bu hâle nasıl ulaştığını İmam Rabbanî (k.s), şöyle belirtir:

“Kalbin Allah’tan gayri her şeyi unutacak derecede zikir içinde kaybolması ancak, ehl-i sünnet akidesi üzere hak mezheplerin hükümleriyle amel etmek suretiyle elde edilir. Bu, peşine düşülecek en büyük hedeftir. Cenab-ı Hak ile huzur bulup selîm hâle gelen kalb sahipleri, herhangi bir varlığa nazar ettiklerinde, ilk olarak onları yaratanı hatırlarlar ve eşya ile perdelenmezler. Ne kadar düşünseler, bizzat eşyaya ait bir vücut ve sıfat akıllarına getiremezler. Her şeyde ilâhî tecellileri müşahede ederler. Buna ‘fenâ-i kalbî’ denir. Tarikatta ilk basamak budur ve diğer velayet makamları bunun üzerine gelişir.” [6]

Necmüddin Kübra (k.s) der ki: “İki zikir bir yerde bulunmaz. Devamlı eşyayı zikir ve dert eden kimse Allah’ı gerçek olarak zikredemez. Allah’ın zikrine dalan kimse de kalbini eşya ile meşgul etmez. Hz. Peygamber (s.a.v) devamlı Allahu Teala’yı zikrederdi. Peygamberlerin ve velilerin normal işleri de zikir sayılır. Çünkü, onların bütün davranış ve işleri Hak ile olur, hak ölçülere uyar. Zikirden gaye, kalbin Allah ile huzur bulmasıdır.” [7]

Nakşi yolunun piri Şâh-ı Nakşibend (k.s): “Bizim yolumuzun esası ‘halvet der encümen’dir, der ve ekler:

“Tarikatimizin temeli sohbettir. Halktan uzaklaşmakta şöhret, şöhrette afet vardır. Hayır, cemiyete girip insanlara hizmet etmektedir. Bu da ancak sohbetle güzel olur. Ancak, hizmetle sohbet birbirini takviye etmeli ve tamamlamalıdır.”

Allah dostlarının bu ahlakı Kur’an-ı Hakimde:

“Onlar öyle erlerdir ki, herhangi bir ticaret ve alışveriş kendilerini Allah’ı zikretmekten, namazı kılmaktan ve zekatı vermekten alıkoymaz.” [8] ayetiyle anlatılmaktadır. (I)

Bu konuda Muhammed bin Abdullah el-Hânî şunları söylemiştir:

Sûfiyye ıstılahında halvet, sâliklerin ibadet için çekildikleri tenha yer demektir. Encümen ise, insanların toplu bulundukları yer, yahud topluluk manasınadır.

Bu terimin mânâsı şudur: Sâlik halk arasında iken, insanlar içinde iken her an Allah ile beraber olmalıdır. “Herkesle beraber fakat yalnız olmak” sözü bunu anlatır. Bu durumda halvet der- encümen murakabe mânâsına gelir.

Sâlik, insanlarla beraber olmasına rağmen, insanların onun kalbine muttali olmaması lâzımdır. O, Allah ile beraber olmalı fakat bunu etrafına sezdirmemelidir.

Yine sâlik kalb zikrine dalmış bulunmalı, çarşıya girdiği zaman insanların gürültüsünü duymayacak hale gelmelidir. Hakk’ın zikri, kalbin hakikatini istîlâ etmiş olmalıdır.

Bu terimden anlaşılacak bir başka mânâ da şudur: Bu yola giren bir sâlik, öyle bir yere intisab etmiş bulunmalıdır ki, nerede olursa olsun, insanlarla ne muamelede bulunursa bulunsun, Allah’dan gafil olmamalı, daima O’nunla beraber bulunmalıdır.

Halvet İki türlüdür: Birincisi zahirî halvet ki, sâlikin evinde insanlardan ayrı bir yere çekilip orada melekût âlemi, şuhûd âlemi, ceberut âlemine yakınlık kazanmak için oturup meşgul olmasıdır. Çünkü zahirî beş duyu durdurulduğu zaman bâtınî duyular çalışmaya başlarlar.

İkincisi ise bâtınî halvettir ki, bâtının her an Hakk’ı müşahede halinde olmasıdır. İnsanlarla muamelesi onu zahirî mütalaadan ve bâtınî müşahededen alıkoymaz. Hakiki halvet de budur. Cenab-ı Hak:

“Öyle adamlar vardır ki, ne ticaret, ne alış-veriş onları zikrullahdan alıkoyar.” [9] âyetiyle buna işaret buyurmuştur. Bu halvet, Nakşbendî tarikına mahsusdur. Çünkü onlar, zahirî mânâda bildiğimiz halvete çekilmezler, bir köşeye çekilip cemaatten ayrılmazlar. Onların halveti kendi bâtınlarındadır. İnsanlarla toplu halde bulunurlarken kendi içlerinde halvet halindedirler.

Hâce Bahâüddin Nakşbend Hazretleri, “Tarikimiz sohbettir, hayır beraberliktedir” buyurmuşlardır. Nakşbendî büyüklerinin, halvetin bu türlüsünü tercih etmelerinin sebebi, Rasûl-i Ekrem sallallahu aleyhi ve sellem’in sünnetine ittiba etmek içindir. Çünkü o, insanların içlerine girip onların doğru yolu bulmalarına çalışmayı, bir köşeye çekilmeye tercih etmiştir. Ve buyurmuşlardır ki:

“İnsanların arasına karışıp onların ezasına sabreden mü’min, onların içine karışmayan ve bir köşeye çekilen mü’minden hayırlıdır.”

Şeyh Ebû Said el-Harraz buyuruyor ki:

“Kâmil insan, kendisinden bir sürü kerametler zahir olan kimse değil, bilâkis halk içine girip alışverişini yapan, maişetini kendisi tedarik eden, evlenen, İnsanlarla haşir-neşir olan, bununla beraber bir an Allah’dan gafil olmayan kimsedir.”(IV)

Gavs-ı Sâni (kuddise sırruh) bu usul ile alakalı olarak şunları söylemiştir:

“İnsanın kalbine zikir yerleşince daha durmaz.Çarşıda, pazarda alışveriş yaparken kalp ‘Allah’ der. Siz istemeseniz de çalışır. Nasıl ki mideniz sizin elinizde olmadan gıdaları hazmediyor, siz uyurken bile işine devam ediyorsa, içine zikir yerleşen kalp de öylece zikreder. Bunun sevabını yalnızca Allah bilir.”

Her fırsatta kalbinizi zorlayın. Yatarken, otururken, kahvaltıyı beklerken, dilinizi damağınıza yapıştırın, (ders olarak çektiğiniz virdin haricinde) sayı tutmadan ve dilinizi oynatmadan “Allah” deyin. Kalbinize “Allah” dedirtmeye çalışın. Bir müddet sonra kalp zikre geçer. Fakat biz zikrin çokluğunda değiliz. Biz zikrin huşu ve hudusundayız. Zikir huşu ve huduyla çekilmez, gafletle çekilirse nefse bir şey olmaz.

“Nakşibendîler örtü altına girip zikir çekmekle beraber yerken, içerken, otururken, yürürken, hatta uykularında bile Rabbü’l-âlemîn’i zikrederler, işte gerçek zikir ehli bunlardır.” (II)

Bu usul ile ilgili Reşahhatta geçen açıklama ve Sadatların sözleri şöyledir:

Hâce Bahâeddin Nakşibend hazretlerine, “Sizin tarikatınızın binası hangi temel üzerine oturmaktadır?” diye sordukları zaman, “Halvet der-encümen” cevabını verir.

Halvet der-encümen, zâhirde halk, bâtında Hak Teâlâ ile olmak demektir.

Derûnî âşinâ ol, taşradan bîgâne resmin tut, İçten âşina, dıştan bîgâne ol!

Aceb zîbâ revişdir, âkıl ol dîvâne, resmin tut. Düşün var mı bundan iyi yol?

Allah Teâlâ’nın, “Ticaret ve alışverişin kendilerini Allah’ın zikrinden alıkoymadığı adamlar…”[10] buyruğu bu makama işarettir.

Şah-ı Nakşibend (k.s) bu konuda şöyle buyurur:

“Gönül huzuru, halk ile beraberlikte yalnızlıktan daha fazla gerçekleşir. Bizim yolumuzda bâtınî nisbet ancak bu şekilde ele geçer. Bizim yolumuz sohbettir. Halvette şöhret, şöhrette ise âfet vardır. Hayır cemiyette, cemiyet de sohbettedir. Ancak bu halin gerçekleşmesi sohbetin faydalı olması şartına bağlıdır.” [11]

Hâce Evliyâ-i Kebîr “halvet der-encümen”in nasıl olması gerektiğini şu şekilde izah eder:

“Sâlik zikir ve istiğrakla öyle hemhâl olmalıdır ki, pazara girse dahi, ne bir söz ne de bir ses onun huzurunu bozmalıdır.”

Hâce Ubeydullah Taşkendî ise bu hali şöyle açıklar:

“Eğer kişi gayret ve özenle zikirle meşgul olursa beş-altı günde öyle bir mertebeye erişir ki duyduğu sesler ve halkın konuşmaları ona zikir gibi gelir. Hatta kendi konuşmaları da böyledir. Ancak gayret ve özen olmazsa bu hal gerçekleşmez.”(III)

Yâd Kerd

Manası, zikretmektir. Bununla anlatılmak istenen, murakabe dersine geldikten sonra «La ilahe illallah» zikriyle meşgul olmak, tevhidin manasına ulaşmak, devamlı Yüce Allah’ı hatırda tutmak, kalb ile dilin zikrini birleştirmektir. Hak yolcusunun her an gönlü uyanık olmalıdır. Zikir esnasında kalbi Rabbini murakabe ve müşahede etmelidir. Tam bir uyanıklık içinde “lafza-i celâl” veya “kelime-i tevhid” zikrine devam etmelidir.

Şah-ı Nakşibend (k.s), tevhid zikrinin manasını şöyle açıklar: “La ilâhe” nefiy ifade eder. Bununla, kainatta hiçbir ilah olmadığına işaret edilir. Peşinden «İllallah» ifadesi gelir. Bu ise ispattır. Bununla gerçek ilâhın ve ibadet edilecek tek mabudun ancak Allah olduğu ispat edilir. En son «Muhammedu’r-Rasulullah» denir. Bununla, Yüce Allah’a sevilmek ve O’na karşı sevgimizi göstermek için Hz. Peygamber’e uymaya niyet edilir. Çünkü ona uymadan ne tevhid anlaşılır, ne de Allah muhabbeti tadılır. (I)

Bu konuda Muhammed bin Abdullah el-Hânî şunları söylemiştir:

Sâlik murakabe derslerine geldikten sonra zikrini nefy ü isbat yoluyla yapmalıdır. Her gün belirli bir sayıda buna devam eder. (Beşbin veya onbin kadar). Bu merhalede nefy ü isbat zikrinin dil ile yapılmasının şart olduğu açıklandı. Çünkü kalb, unsurlara bağlı olması sebebiyle unsur tesiriyle paslanabilir. Nefy ü isbat ise dil ile yapılınca bu paslar zail olur. Murakabe noktasından müşahede mertebesine yükselir.

Bu terimin bir başka mânâsı, daimî zikir halinde olmaktır. Kalble veya dil ile olsun, Zât ismi veya bir başka zikir nefy ü isbat şeklinde yapılmış olması müsâvîdir. Maksad zikrin kesintisiz bir şekilde devam etmesidir. Allah ile ancak bu şekilde huzura varılır.

Bu terimin bir başka mânâsı, gaflete mahal bırakmadan zikre devam etnektir. Çünkü Cenabı Hak, “Unuttuğun zaman rabbini zikret”[12] buyurmuştur. (IV)

Gavs-ı Sâni (kuddise sırruh) bu usul ile alakalı olarak şunları söylemiştir:

“Vird nurdur, ışıktır, aynen taksinin farı gibidir. Taksinin her şeyi olsa fakat farı olmasa yol gidemez. Kısa zamanda tepe taklak olur. Vird, zikir kalbin kirini pasını temizler, insan günah işlemeye başlayınca kalp yara alır. Bu durum, odanın içinde yanan bir sobaya benzer. Soba devamlı yana yana boruların içi kurum bağlar, temizlenmese zamanla boruları tıkar, dumanı geri teper, odanın içindekileri zehirler ve öldürür. Aynen bunun gibi, zikir de kalbin isini (kurumunu) temizler. Zikir çekilmezse kalbe Allah’ın nuru gelmez. Ya ne gelir? Şeytanın vesvesesi gelir ve Allah’ı unutturuncaya kadar (vesvese) devam eder. Sonunda misaldeki boru gibi tıkanıp insanı (manen) zehirleyerek öldürür. Onun için virdinize dikkat edin.

İnsana gerektir ki zikrullah gibi manevi ilaçlara sarılsın. Zikrullahın sesi şeytanı kaçırır. O çok korkaktır. Bir ses gelse hemen kaçar. Fakat nefs-i emmâre öyle değildir. İnsandan bir an bile gafil olmuyor. Kedinin fareyi beklerken takındığı tavır gibi, sessiz bir şekilde insanın hata yapmasını bekliyor. Ne ibadet yapsa mağrur oluyor. Çok dikkatli uyanık olmalıdır. Çünkü nefsin gıdası zulmettir. Letaiflerin gıdası ise, muhabbet ve nurdur. Nefis ancak nefy-i isbat ile müslüman olur.” (II)

Bu usul ile ilgili Reşahhatta geçen açıklama ve Sadatların sözleri şöyledir:

Mevlânâ Sa‘deddin-i Kâşgarî der ki:

“Zikir taliminin usulü şöyledir: Şeyh kalple “lâ ilâhe illallah, Muhammedün Resûlullah” der, mürid de gönlünü hazırlayıp şeyhin gönlüyle bütünleştirir, gözünü ve ağzını kapatır, dilini damağına yapıştırır, dişlerini birbiri üzerine koyarak nefesini tutar ve bütün gücüyle şeyhin muvafakati üzere diliyle söylemeden zikre başlar. Mürid bu zikir esnasında nefesini tutma hususunda sabretmeli ve bir nefeste üç defa kelime-i tevhidi söylemelidir. Bu hal, zikrin tadı gönlüne yerleşene kadar sürmelidir.”

Hâce Ubeydullah’ın bazı kutsî sözlerinde geçtiğine göre, zikirden maksat, gönlün daima Hak Sübhânehû ve Teâlâ ile birlikte olmasıdır. Bu birlikteliğe muhabbet ve tazim sıfatı eşlik etmelidir. Eğer cemiyet erbabı[13] sohbet sırasında bu uyanık olma sıfatını elde ederse o zaman zikrin özünü yakalamış demektir. Zikrin özü, gönlün Allah Teâlâ’dan ayrı düşmemesi, devamlı uyanık bulunmasıdır. Şayet gönül ehlinin sohbetinde bu uyanıklık oluşmamışsa zikirle meşgul olmaya devam edilmesi gerekir.

Zikirde hafızanın toplanması ve istenen neticenin alınması için şu metoda başvurulmalıdır: Zâkir nefesini göbeğinin altında hapseder, dudağını dudağına ve dilini damağına yapıştırır. Bu uygulama nefesin içeride fasılalı olmamasını sağlar. Sonra müdrike-i derrâkı [14]bütün düşüncelerden uzak tutarak çam fıstığı kozalağına benzeyen yürek denilen et parçasına yöneltir ve zikre başlar. Müdrike-i derrâk gönlün hakikatinden ibarettir. Her tarafa giden, dünyayı ve onunla alâkalı bütün işleri düşünen meleke odur. Bu öyle güçlü bir melekedir ki göz açıp kapama süresi içerisinde yerleri, gökleri, bütün âlemi seyretmek ona müyesser olur. Bunu da temin ettikten sonra kelime-i tevhiddeki “l┠kelimesini yukarı, “ilâhe” kelimesini ise sağa çeker, ardından “illallah” kelimesini güçlü bir şekilde kalbin üzerine yükler. Bu yükleme öyle güçlü olmalıdır ki, kalpte bir hararet oluşturmalı ve ortaya çıkan bu hararet tüm organlara yayılmalıdır. Bu zikir sırasında nefiy kısmı[15] söylenirken bütün yaratılmışların varlığına fenâ ve terk nazarıyla bakılmalı ispat bölümünde[16] ise Cenâb-ı Hakk’ın varlığı beka ve maksudiyyet nazarıyla görülmelidir.

Zâkir, bütün zamanını bu zikre dalmış olarak geçirmeli, hiçbir meşgale kendisini ondan alıkoymamalıdır. Bu hal, tevhid zikredenin gönlünde karar kılana kadar sürmelidir. Böylece zikir kalbin ayrılmaz bir sıfatı haline gelir ve kalp daima zikretmeye başlar.

Gönül dedikleri şey, çam fıstığı kozalağı şeklinde sol memenin altında bulunan bir et parçasıdır. Bu et parçası “hakikat-i câmia-i insâniyye”nin taşıyıcısıdır. Hakikat-i câmia-i insâniyye kendisinin parçaları olan ulvî ve süflî kâinatın bir özüdür. Her meyvenin çekirdeğinde kendi ağacı nasıl öz olarak mevcutsa cümle yaratılmışlar da “hakikat-i câmia-i insâniyye”de mevcuttur. Bu hususta Allah Teâlâ şöyle buyurur: “Onun hak olduğu meydana çıkıncaya kadar varlığımızın belgelerini onlara hem dış dünyada hem de kendi içlerinde göstereceğiz…” [17]

Velhâsıl Allah’ın nazar ettiği yer ve sonsuz sırların toplanma merkezi gönüldür. Bu sebeple gönüle yol bulan maksuda erer. Gönüle yol bulmak da ehl-i dil[18] hizmetine girmekle mümkün olur. Tâlip mürşid-i kâmil tarafından kabul edilme şerefine nâil olursa o birlikteliğin tesirinden kendisinde bir hal meydana gelir. Bu halle tâlip, su ve çamur zahmetinden[19] kurtularak can ve gönül birlikteliğine[20] vâsıl olur. Böylece onda Cenâb-ı Hak tarafına bir yönelişle birlikte uyanıklık hali meydana gelir. Artık tâlip hiç zorlanmadan kendiliğinden Hakk’ın dışındaki her şeyden yüz çevirir. Asıl terk, gerçek zikir ve hürriyet neymiş, işte bunu o zaman anlar.(III)

Bâz Geşt

Manası, dönüş demektir. Bununla anlatılmak istenen; “Nefy u isbat” yani «La ilahe illallah» zikrini çekerken, nefesi serbest bırakma anında, bütün hayalini şu cümlenin manasında toplamaktır: “İlâhi Ente Maksudî ve Rızake Matlubî” Allahım. Benim bütün maksadım sensin, aradığım ise senin rızandır. Sonra zikirdeki kusurunu görüp Cenab-ı Hakk’a sığınmalı ve istiğfar etmelidir. Her zikredişinde nefsinin hiçliğini ve acziyetini anlamalıdır. (I)

Bu konuda Muhammed bin Abdullah el-Hânî şunları söylemiştir:

Zâkir nefy ü isbat yaparken nefesini salıverdiği vakit söylediği şu mübarek sözün mânâsını düşünmelidir.

“Ey Rabbım, maksudum ancak sensin ve istediğim ancak senin rızandır” derken nefy ü İsbâtın mânâsını te’kid etmelidir. Bunu yapmak, zâkirin kalbinde tevhid hakikatinin sırrını yerleştirir. O hale gelir ki nazarından bütün mahlûkat silinir, sadece Hakk’ı görür. Hak Teâlâ hazretlerinin varlığı zahir olur. Nakşbendî büyüklerinin sâliklere bunu özellikle emretmelerinin sebebi budur. Sâlik zikrediyorsa zikrinin mânâsını düşünecektir. Tevhidin sırrına böyle erer. Mâsivâdan böyle sıyrılır, tefride böyle ulaşır.

Bu terimin bîr başka mânâsı, zâkirin zikir esnasında Hak Teâlâ hazretlerini layıkıyla zikretmekten âciz olduğunu ve kusurlarını Hakk’a arzetmesidir. Çünkü Hak Teâlâ’nın yardımı olmadan hiçbir kimse O’nu hakkıyla zikredemez.

Büyüklerimiz,

“Seni tenzih ederiz ey zikrolunan! Seni lâyık olduğun şekilde zikredemedik!” diye aczlerini itiraf etmişlerdir. Zâkir bütün varlığı ile zikredip Rabbi de onu zikretmedikçe O’nunla huzura varamaz. O’nun yardımı olmadan hiçbir kimse O’nu hakkıyla anamaz. Zikrin sırlarını anlayamaz. O’na vâsıl olmak müyesser olmaz. Bunun için baz-keşt kelimesiyle anlatılmak istenen şey, zâkirin zikir esnasında her an Allah’a dönmesi gerektiğidir ki, zikr ile zikredilene böyle ulaşılır. (IV)

Gavs-ı Sâni (kuddise sırruh) bu usul ile alakalı olarak şunları söylemiştir:

“Maksat yüce Mevlâ’ya ulaşmaktır. Her teşbihin sonunda “İlâhî ente maksûdîve rıdâke matlûbî” cümlesi söylenirken (damağa yapışık olan) dil çözülecek. (Kendi duyacağı kadar hafif bir sesle söylenecek.)

Nakşibendî tarikatı’nın gayesi Allah Teâlâ’nın rızasını kazanmak, emrini yerine getirmek ve yasak ettiği hareketlerden uzak kalmaktır. Allah için yapılan niyet hariç dünya ve içindekiler Allah tarafından lanetlenmiştir. Buna (Allah için yapılmayan) ibadetler de dahildir. Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi vesellem bir hadis-i şeriflerinde, “Allah’ın zikri (ve Allah için yapılanlar) hariç, dünya ve içindekiler mel’undur”[21] buyurdu. Allahu Teâlâ lanet etmiştir. Bu melanete girmemek için niyet şarttır. Peygamberimiz sallallahu aleyhi vesellem “Bütün ameller niyete bağlıdır.”[22] buyuruyor..Niyet, Allah rızası için olursa ameller makbul olur, değilse olmaz. Dünyanın melanetinin altına girmeyin sakın. Kalbinizden, daima niyetinizi sağlam tutun, kontrol edin, her şeyi Allah rızası için yapın ki, ibadet olsun. Kim ne yaparsa Allah rızası için yapmalı ki, ahirette yüzü beyaz olanlardan olsun.” (II)

Bu usul ile ilgili Reşahhatta geçen açıklama ve Sadatların sözleri şöyledir:

Zikir yapan kelime-i tayyibeyi[23] gönül diliyle her söyleyişinden sonra ardından yine gönül diliyle, “İlâhî ente maksûdî ve rızâke matlûbî” cümlesini[24] söylemelidir. Buna bâzgeşt cümlesi denir. Zira sâlik, Allah’ın dışındaki her şeyi terkettiğini bu dönüş cümlesiyle dile getirir ve hatırına gelen her şeyi yok eder. Sonunda onun zikri katışıksız olur. Sırrı mâsivâdan[25] temizlenir. Eğer acemi mürid ilk zamanlar bâzgeşt kelimesini söylerken kendisini samimi bulmasa, yani gönlünde henüz muhabbet-i gayriye[26] olduğunu farketse ve, “Allahım, maksadım sensin ve istediğim senin rızandır” derken yalancılık yaptığını düşünse de bu şekilde zikre devam etmelidir. Çünkü sıdk[27]aşama aşama gerçekleşir. Zâkir yapa yapa ustalık kazanır ve sıdk halini zikri devam ettirmek sûretiyle elde edebilir.

Sa‘deddin-i Kâşgarî’nin müridlerinden Mevlânâ Alâeddin şöyle anlatır:

“Başlangıçta şeyhimden zikir talimi almıştım. Bâzgeşt ile zikretmemi emretti. ‘İlâhî ente maksûdî ve rızâke matlûbî’ dediğim zaman utanırdım. Zira bu sözde samimi değildim. Açıkça yalan söylediğimin farkındaydım. Bir gün bu düşünceyle efendimin huzuruna geldim. Bana, ‘Şeyh Bahâeddin Ömer’in yanına gidelim’ dedi. Birlikte Şeyh Ömer’in evine gittik. Oturur oturmaz Şeyh Ömer, Şeyh Rükneddin Alâüddevle’nin, ‘Sâlik şayet talebinde sadık değilse dahi ilâhî ente maksûdî ve rizâke matlûbîyi söylemeli, samimiyet ortaya çıkana kadar buna devam etmeli’ sözünü hatırlattı. Şeyh Ömer hazretlerinin meclisinden dışarı çıkınca efendim Sa‘deddin-i Kâşgarî, ‘Şeyh Ömer cezbe ehlidir, ıstılah bilmez’ buyurdu.

Bu sözle şeyhimin ne demek istediğini önceleri anlayamamıştım. Fakat nice zaman sonra kavradım ki o sözle bana anlatmak istedikleri şuydu: Şeyh Ömer cezbe usulüyle terbiye olunduğundan sülûk ve irşad yolunu bilmez. Bundan dolayı henüz zamanı olmadığı için olsa gerek, şeyh onu bana açıklamadı.

İşte böyle, Şeyh Ömer’den bu sözü işitinceye kadar bâzgeşti, sözle yapar ve bu durumdan utanırdım. O günden sonra utanma hali benden kalktı.”(III)

Nigâh Dâşt

Manası, muhafaza etmektir. Hak yolcusu zikir esnasında kalbine sahip olmalıdır. Zikir esnasında nefy u isbâtın manasını düşünmelidir. Kalbini, nefsanî düşünce ve endişelerden korumalıdır. Yüce Allah’tan başka düşünce ve arzuların kalbe girmesine mâni olmalıdır. (I)

Bu konuda Muhammed bin Abdullah el-Hânî şunları söylemiştir:

Zikri nefy-ü isbat şeklinde yaparken mânâyı düşünmekten kalbi muhafaza etmektir ki mânâyı düşüneceğim derken kalbine havatır gelmesin. Eğer havâtırdan kurtulamazsa zikrin faydası olmaz. Zikirden maksad ise mezkur ile huzura varmaktır. Kalb havâtırdan korunmazsa neye yarar?

Sâlik, kalbini her zaman havâtırdan muhafaza etmeğe çalışmalıdır. Vukûf-i kalbî teriminde de aynı şey tafsilatı ile anlatılmıştır.

Çeyrek saat de olsa kalbi havatırdan muhafaza etmek çok zor bir iştir. Buna muvaffak olan kimse tasavvufun semeresini almıştır. Çünkü tasavvuf, kalbi, havatırın girmesinden, bir sürü fâsid fikirlerden muhafaza kuvveti demektir. Bu iki şeyi yapan, yani zikre devam eden ve kalbini havatırdan muhafaza eden kalbinin hakikatini bilmiş olur. Peygamber sallallahu aleyhi ve vesellem bunun için:

“Kendini bilen Rabb’ini bilir” buyurmuşlardır.

Şeyh Ebû Bekir Kettâni der ki:

“Kırk sene kalbimin kapısında bekçilik yaptım, onu Allah Teâlâ’dan gayrısına açmadım. Kalbim o hale geldi ki Allah’dan başkasını tanımaz oldum.”

Bir büyük de şöyle dedi: “Ben kalbimi on gece muhafaza ettim, kalbim beni yirmi sene muhafaza etti.”(IV)

Gavs-ı Sâni (kuddise sırruh) bu usul ile alakalı olarak şunları söylemiştir:

“Nefy-i isbat dersinde ‘lâ ilahe’ derken alından sağ omuz üzerine gelme esnasında Allahlık iddiasında bulunan Nemrud, Firavun, putlar, her kim ve her ne var ise tevhid kılıcıyla hepsini temizleyeceksiniz. O nefiy cümlesinin nuru, Allah’tan başkasını silecek.

‘İllallah’ deyince öyle bir kalbe indireceksin ki bütün vücuda dağıldığını hissedeceksin. Sonunda “Muhammedün Resûlullah” derken Allah’ın huzurunda kendinizi hissedecek ve O huzurda (kalben) “Muhammed senin Resulündür” diye haykıracaksın. (Bu arada Gavs Hazretleri iki yumruğunu sıktı, mübarek yüzünün rengi gül rengi gibi oldu).”

Abdülmecid Hânî (kuddise sırruh) der ki:

“Hak yolcusu olan salik, kelime-i tevhidin manasını düşünerek kalbine sahip olmalı. Zikir esnasında kalbine yabancı şeyler girmemelidir. Bu şekilde yapılmazsa, zikri yapılan zatla kalp huzuru olan zikrin iyi sonucu alınamaz.” (II)

Bu usul ile ilgili Reşahhatta geçen açıklama ve Sadatların sözleri şöyledir:

Nigâhdaşt gönlü düşüncelerden korumaktır. Zikir yapan, bir demde ne kadar kelime-i tevhid söylerse söylesin yine de düşüncesi dağılmamalıdır.

Mevlânâ Sa‘deddin-i Kâşgarî der ki:

“Bir saat, iki saat veya daha fazla, ne kadar gücü yeterse, zikreden Hakk’ın dışındaki her şeyi gönlünden uzaklaştırmaya çabalamalıdır..”

Hâce Ubeydullah’ın büyük ve has sûfîlerinin ileri gelenlerinden Mevlânâ Kasım bir gün bir vesileyle şöyle demişti:

“Nigâhdâşt hususunda melekem o derece gelişmişti ki fecrin doğuşundan tâ kuşluk vaktine kadar gönlümü ağyâr [28]düşüncesinden uzak tutabiliyordum.”

Bir kimse, bu hali, hayal gücünü kendi amelinden bu zaman zarfında sıyırmasıyla elde edebilir. Unutulmamalıdır ki yarım saat dahi olsa kişinin hayal gücünü kendisinden tamamen uzaklaştırması çok zordur. Bunu gerçekleştirmek hakikat ehlince büyük bir başarı ve ender görülen bir durum olarak kabul edilir. Bu mâna, bazı kemal sahibi Allah dostlarında bile ara sıra vâki olur. (III)

Yâd Daşt

Manası, anmak, hiç unutmamak, devamlı zikretmektir. Hak yolcusu her an ve mekanda zevk yoluyla Cenab-ı Hakk ile beraber olmalıdır. İlâhî huzur ve neşeden hiç ayrılmamalıdır. Bütün eşyada ilâhî tecellileri müşahede ile kalbini uyanık tutmalıdır.

Gavs-ı Sâni Hz.leri (k.s) buyurdular ki: “Yüce Allah’ı zikre devam ediniz. Zikir çekerken uyanık olunuz. Allah zikrini kalbinizin içine yerleştiriniz. Zikir kalbe yerleşince, siz istemeseniz de kalp Yüce Allah’ı zikreder. Midenizi düşünün; o, siz istemeseniz de kendi işini görür. Siz uyurken bile işine devam eder. İçine zikir yerleşen kalp de böyledir.” (I)

Bu konuda Muhammed bin Abdullah el-Hânî şunları söylemiştir:

Zâkir, nefy ü isbat zikrini yaparken nefesini habsederek zikredilen ile huzura vardırmalıdır. Sâlik her nerede olursa olsun kalbi her an Allah ile huzur halinde bulunmalıdır. Bu bakımdan yâd-dâşt terimi murakabe ile aynı manaya gelir. Bunun bir başka mânâsı, kalbi, zât tecellisini müşahedeye her an uyanık tutmaktır.

Zikirden hâsıl olan huzur, murakabe, sohbet ve rabıta, yâd-dâşt terimiyle aynı mânâya gelir. Bundan hareket ederek diyebiliriz ki huzur, Zât-ı Ehadiyetin nurlarını müşahede etmektir. Bunun için keyfiyyeti değişiktir. Çeşitli şekillerde zuhur eder. Onu havvasdan başkası bilmez. (IV)

İmârn-ı Râbbânî (kuddise sırruh) derki:

Yâd dâşt ancak cezbe ve sülük makamlarının tamamlanmasından sonra meydana gelir. Ve onun üstünlüğü kimseye gizli değildir. Bu makamda, en kâmil anlamıyla fena gerçekleşir. (İleri mertebede olmakla birlikte henüz daha) yolda olanlar, bu tarikat-ı âliyyede “sonda yaşanacak olanı başlangıca yerleştirme” hükmünün gereği olarak işin sonunu hissedebilir. Fakat yoldan dönmek mümkündür. (Hakiki ve tam fenaya ermiş) ikinci bekâ sahibi kimseler ise, vuslata ermiş bir müntehidir. Vuslata erenin geri dönmesi olmaz. Onun için büyüklerden Zünnûn-i Mısrîşöyle der: “Geri dönenler, yalnızca yoldayken dönenlerdir. Kavuşanlar geri dönmez.”

Nakşibendî şeyhlerinin büyüklerinin zatî huzuru sürekli olup, onların nezdinde gelip geçici ve gaybet haliyle değişen huzur halinin bir kıymeti yoktur. Bu sebeple Nakşibendî büyüklerinin kemali ve onların nisbeti bütün kemallerin ve nisbetlerin üstündedir. Nitekim bu büyükler, “Bizim nisbetimiz bütün nisbetlerin üstündedir” demişlerdir. Burada “nisbet” ile sürekli zatî huzuru kastetmişlerdir. (II)

Bu usul ile ilgili Reşahhatta geçen açıklama ve Sadatların sözleri şöyledir:

Hak Sübhânehû ve Teâlâ’yı daima hatırda tutmak demektir. Bundan önceki esaslar bu halin gerçekleşmesini sağlamak içindir. Zevk ve vecd ehlinden bazıları bunu huzur-ı bî-gaybet[29] şeklinde tarif etmişlerdir. Hakikat ehline göre ise bu, Hakk’ın şühûdunun istilâ ettiği bir müşahededir. Yâddâşt, Cenâb-ı Hakk’ın zâtî sevgisinin gönüle yerleşmesiyle oluşur.

Hâce Ubeydullah Taşkendî yukarıda belirtilen son dört esası şöyle açıklamıştır:

“Yâdkerd, zikirde güçlüğe katlanmaktır. Bâzgeşt kelime-i tayyibeyi her söyleyişten sonra gönülden ‘ilâhî ente maksûdî ve rızâke matlûbî (Allahım, amacım sensin ve isteğim senin rızânı kazanmaktır) cümlesini ilâve ederek Hak Teâlâ’ya dönmektir. Nigâhdâşt dil ile söylemeksizin bu dönüşü muhafaza etmektir. Yâddâşt ise nigâhdâştı pekiştirmektir.”(III)

(I) Ariler Yolunun Edepleri – S.M.Saki Erol (k.s.a.)

(II) Kelimat-ı Kudsiyye

(III) Reşahat

(IV) Adab – Muhammed bin Abdullah el-Hânî

Hazırlayan: Gültekin KARA (24.04.2010)

——————————————————————————–

[1] Sayıyı takip etmek zihni ve gönülü toplu tutar. Bundan dolayı kalbe havâtır üşüşmez.

[2] (Buhârî, İman, 39)

[3] Sâffât 37/99.

[4] Sâffâtsûresi/99

[5] (Buhârî, Tevhid, 50).

[6] İmam Rabbanî, I, 278. Mektup.

[7] Necmüddin Kübra, Tasavvufî Hayat, 58

[8] Nûr 24/37

[9] (Nur sûresi / 37)

[10] Nûr suresi ayet-37.

[11] Buradaki sohbet tabiri geniş kapsamlıdır. Sohbeti yaygın kullanımıyla sadece bir mecliste toplanıp muhabbet etmekle sınırlamak eksik bir tanımlama olur. Onu müminlerin hayır temeli üzerine oturan her türlü birlikteliği şeklinde tarif etmek daha doğru olsa gerektir. Ayrıca bu eserde sıkça kullanılan bu kavramla mürşidin hizmetinde seyrü sülûkü tamamlamak, mürşidle birliktelik de kastedilmektedir.

[12] Kehf sûresi / 24

[13] Gönlü toplu, daima Hak’la birlikte olan.

[14] Eşyanın mahiyet ve hakikatini kavrama gücü.

[15] Kelime-i tevhidin “lâ ilâhe” kısmı.

[16] Kelime-i tevhidin “illallah” kısmı.

[17] Fussılet suresi ayet-53.

[18] Gönül dostları, gönlünü asıl sahibine açan ve mâsivâyı oraya sokmayan, muhabbetullah ile gerçek dinginliğe eren kimseler, Allah dostları, evliyaullah…

[19] İnsan bedeninin özüne işaret edilmektedir.

[20] İnsanın hakikatine işaret edilmektedir.

[21] Tirmizî, Zühd, 14; İbn Mâce, Zühd, 3

[22] Buhârî, İman, 41

[23] Kelime-i tevhidin (lâ ilâhe illallah…) bir diğer ismi.

[24] Sâlikin amellerinin amacını belirten cümle olup, “Ey Allahım, amacım sensin, isteğim ise senin rızândır” anlamına gelir.

[25] Allah’ın rızâsı dışındaki her şey.

[26] Allah sevgisinin dışındaki bütün sevgiler.

[27] Eksiksiz, katışıksız benimsemek, kabul etmek, samimi olmak.

[28] Allah’ın dışındaki her şey.

[29] Kaybolmayan, sürekli huzur.
HaNzAde isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla

HaNzAde Kullanicisinin Son 5 Konusu
Baslik Kategori Son Yazan Cevaplar Okunma Son Mesaj
Allah söze değil, niyete bakar. İslam ve insan HaNzAde 0 306 10-19-18 20:21
Veysel Karani zikri ve Rabbimizin lütufları.. İslam ve insan HaNzAde 0 303 10-19-18 20:19
Balıkçılar tesadüfen tarih buldu.. Kültür ve Sanat HaNzAde 0 734 10-19-18 20:12
Manevî Terbiyede 11 Usul İslam ve insan HaNzAde 0 236 08-25-18 18:51
Allah söze değil, niyete bakar. İslam ve insan HaNzAde 0 288 08-25-18 18:44

Cevapla

Etiketler
allah, bir, hak, ile, zikir


Konuyu Toplam 1 Üye okuyor. (0 Kayıtlı üye ve 1 Misafir)
 

(View-All Konu Okunma Sayisi : 3
Ajan, Faruk, HaNzAde
Seçenekler
Stil

Yetkileriniz
Konu Acma Yetkiniz Var
Mesaj Yazma Yetkiniz Var
Eklenti Yükleme Yetkiniz Yok
Mesajınızı Değiştirme Yetkiniz Var

BB code is Açık
Smileler Açık
[IMG] Kodları Açık
HTML-Kodu Kapalı

Hizli Erisim
Benzer Konular
Konu Konuyu Başlatan Forum Cevaplar Son Mesaj
Çocuğun manevi Beslenmesinde Babanın Terbiye Sorumluluğu Ajan İslamiyet 0 09-22-18 01:50
Osmanlı imparatorluğunun manevi kurucusu şeyh edebalı TeKo Osmanlı Devleti 0 08-16-18 00:11


Tüm Zamanlar GMT +3 Olarak Ayarlanmış. Şuanki Zaman: 15:53.

Forum Yasal Uyarı

Kuruluş : 2013
2013 - "Sohbetdesin Forum" her hakkı saklıdır.

Site Sahibi, by DarK
Sohbetdesin Forum, en iyi Mozilla Firefox ile dolaşılır.
YASAL UYARI : İçerik sağlayacı paylaşım sitelerinden biri olan sohbet forum Adresimizde 5651 Sayılı Kanun'un 8. Maddesine ve T.C.K'nın 125. Maddesine göre TÜM ÜYELERİMİZ yaptıkları paylaşımlardan sorumludur. sohbet forum hakkında yapılacak tüm hukuksal Şikayetler, Yöneticilerimiz ile iletişime geçilmesi yada iletişim formunu doldurulması halinde ilgili kanunlar ve yönetmelikler çerçevesinde en geç 1 (Bir) Hafta içerisinde sohbet forum yönetimi olarak tarafımızdan gereken işlemler yapılacak ve size dönüş sağlanacaktır.



Powered by vBulletin® Version 3.8.4
Copyright ©2000 - 2019, Jelsoft Enterprises Ltd.